1 dakika okundu
24 Apr
24Apr

İyi bir terapinin bütün süreci gibi sonu da sözün hükmü altında olmak zorundadır. Konuşma, sonlara eşlik eden hüznü ortadan kaldıramaz ama gerekçeleri, eşlik eden duyguları enine boyuna konuşulmamış bir sonuçlandırma insanı sonu artık gelmeyecek bir sorgulamaya, hayıflanmalara, sitemlere mahkûm edecektir.

İskender Savaşır


Not: Bu yazı “No.1 - Hiç Işık Yok (feat. Melek Mosso)” eşliğinde yazıldı ve öyle de okunması önerilir.

Ayrılığı kimimiz daha kolay kabulleniyoruz ve yeni normale çabucak adapte oluyoruz, kimimiz içinse hayat adeta duruyor. Depresyon dağının eteklerinde dolanıyoruz. Düşmekten, düşersek tutulmamaktan korkuyoruz. Bu korkular yalnızlık duygumuzu, ayrılmışlığımızı artık bir arada olamıyor olmamızı daha da perçinleyip türlü karamsarlık duygularına sürüklüyor.

Belki de her ayrılık sonrası tamamlayamadığımız, tutamadığımız yaslarımızın yükünü tekraren yaşıyoruz. Buna ilk ayrılığımız “cennetten” kovulmamız da dâhil. Tamlık hissini deneyimlediğimiz anne karnından kovulmamız… Belki de bazılarımız için cennetten alınmamız, çıkarılmamız demeliyiz. İnsanların birbirlerinin ebesine bu kadar sevgi beslemelerinin ardında yalnızca muhatabının dünyaya getirilmesi değil; muhtemeldir ki kendi deneyiminden ötürü “ebelerle” bir alıp veremediği olsa gerek diye düşünebiliriz.

Ayrılık sonrası ne yaşarız? (Genellikle…)

Sorgularız: bize, ilişkimize ne olduğunu, neden ayrıldığımızı düşünür kızar öfkeleniriz, kendimize, partnerimize… 

Kabul etmeyiz, dilimiz etse de kalbimiz, içimiz etmez “sanki hala sevgiliymiş” gibi yaşarız. Artık sevgili olmamayı seçmiş, ayrılmışken “arkadaş kalalım”, “dostça görüşelim”, “birbirimizin en iyi dostları olalım” arzularımız bu inkârın dile gelmiş halleri diyebiliriz. 

Pazarlığa girişiriz, “söz bundan sonra şöyle olacak” deriz, “ama sen de şöyle yapmasan”lı cümleler kurarız. Hala bir umut olduğuna inanırız. Sanki kısa bir süre önce ayrılmamışız, ayrılığımıza neden olan tüm o koca konular orada durmuyormuşçasına “masala” devam etmek isteriz. 

Ve düşeriz. Elimizden tutulmadığını görürüz. “Üzülme, buradayım” diyenimiz gelmiyordur, gelmeyecektir. Derinden hissederiz bunu. Ayrılmayı, ayrılığı kendimiz seçmiş bile olsak bekleriz kafamızın okşanmasını ayrıldığımız sevdiğimizden. 

“Kusursuz Aşk” şarkısında “Bence şimdi git, hayır gitme! Yani git de önce üstümü ört, ben uzanayım şöyle, ışığı kapat ve git. Hayır hayır gitme! Yani git de ışığı yak git, ben karanlıktan korkuyorum da! Hem sensizlik hem karanlık bu kadarı fazla. Üstümü de örtme bu şefkat de fazla, ışıkların hepsi açık olsun. İçim burkuluyor sen nasıl gidersen git.” sözleriyle bu duyguya tercüman olan Soner Arıca’nın sözlerinde olduğu gibi. 

Depresyonun eşiğindeyizdir artık. Özdemir Asaf’ın “Ölüm gibi bir şeydi ama kimse ölmedi” dizelerindeki gibi bir haldir. Ayrılmışızdır. Yalnızızdır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bu evrede artık; hem yaslı, hem üzgün ve hem de öfkeliyizdir. Belki de en zor dönemidir ayrılığın. 

Ve bir sabah farklı uyanırız. Tamam deriz. Kabul ederiz. Yaşandı ve bitti deriz. Günahıyla sevabıyla tamamızdır. Ruhumuzdaki iyileştirme ajanları harekete geçmiştir. Güzel bir şey olmamasına rağmen “iyi bir şeyler olacağı” hissi geziniyordur içimizde bir yerlerde. Yeni bir şeyler yapmak isteriz. Yenilenmek, yeniden başlamak, bu sefer başka türlü olsun, olacak deriz. Temiz bir sayfa açmanın arifesindeyizdir. Kara görünmüştür. 

… 

Peki neden ayrılık da sevdaya dâhil? Düşündünüz mü hiç? Daha önce düşünmediyseniz yazıya burada bir ara verip lütfen düşünün. Bakalım neler gelecek zihninize… 

Ne çok ayrılık yaşarız kısacık ömrümüzde. Tarihimiz, benliğimiz aslında bir kayıplar, ayrılıklar tarihidir. Anne karnından ayrılırız, memeden ayrılırız, anne kucağından ayrılırız, okula gitmek için evden ayrılırız, eve dönmek için okuldan, arkadaşlarımızdan ayrılırız, sonra bu döngü haline gelir ve bir gün mezun oluruz gerçekten ayrılırız okuldan. Okula doyamayanlarımız; öğretmen, okul yöneticisi, okul aile birliği, idari personel vs. roller ile geri döner doyamadığı okuluna. Zaten bir ev’imiz varken ev’lenmek için ev’imizden ayrılırız. Evlenmemeyi seçmiş bekâr arkadaşlarımızla kurduğumuz yaşamımızdan ayrılırız. Hayalini kurduğumuz ve girebildiğimizi, başarabildiğimiz, kurduğumuz, çalıştığımız; işimizden, kurumdan, işten ayrılırız. Bebekliğimizden, çocukluğumuzdan, ergenliğimizden ayrılırız sırasıyla. Bunun yanında “sıralı” gelen ölümlerle en sevdiklerimizden ayrılırız. Sevdaya da dâhil olduğunu düşündüğümüz, onu işaret ettiğini hissettiğimiz romantik ilişkilerimizdeki ayrılığa henüz gelmedik bile farkındaysanız. 

Sevda demişken sevdanın etimolojik kökeninin “kara, kara safra, melankoli, akıl dışı arzu, tutku” anlamlarını içerdiğini biliyor muydunuz? Sevdanın kendisi yeterince “kara” iken bizim kültürümüzde bir de “kara sevda” tanımı getirilmiş. “Sevda Olmasaydı” türküsünü düşünün. Yaşamın anlamını sanki sevda ile açıklıyor. Burası bizi daha derin sulara götürür. Şimdilik sadece başlığımızın sınırlarına çekilerek; elbette ayrılık da sevdaya dâhil olacaktı çünkü dünya sevda ile dönüyorken ayrılığı sevdadan ayrı düşünmek ne mümkün diyelim. 

“Ayrılık bir sevda kaderidir” der Murathan Mungan. Büyümek için ayrılmaya ihtiyacımız var. Ayrılığı kabul etmeye. Ödipal dönem için yapılmış belki de en iyi tasvir “galiptir bu yolda mağlup” sözüdür. Cennetten kovuluruz. Ana kucağına düşeriz. Büyük bir kısmımızın annesi -şanslıysak- bize cenneti aratmaz. “Dünyanın anne karnından daha iyi bir yer olduğu” masalına ikna eder, tabi yine şanslıysak. Sonra o kucaktan da düşeriz. “Yürürüz”. Sonra üç ila altı yaş arası bir dönemde aşkımızı gözden geçiririz. Annemizden, babamıza ve ordan tekrar annemize geri dönebiliriz ya da “bu sevdadan vazgeçebiliriz”, bedelini ödeyerek ve mükâfatını da alarak tabi. Ayrılanların hala sevdalı olması da bunla ilintili bir hal olsa gerek. Bu aşktan vazgeçmenin mükâfatı; büyümenin ilk adımını atmaktır, yeni aşklara yelken açmaktır, hayata, medeniyete karışmaktır. İşte tam da bu nedenle mağlubiyeti kabul etmek galibiyeti getirir. Sonra “yürümeye” devam ederiz. Okula gideriz. Hem ağlarız hem gideriz. “Daha dün annemizin kollarında yaşarken” şarkısını düşünün, neşeli mi yoksa hüzünlü mü? Ayrılıklarımız sonrası Yiğit Özgür’ün karikatüründeki gibi “kabul edelim güzel yedik” diyebiliyorsak ne mutlu bize… 

Öğrenmemiz gerekiyor bırakabilmeyi, vazgeçebilmeyi. Yas tutmayı, acı çekmeyi öğrenmeliyiz. Kaybın, acının bizi büyütebildiğini, belki onardığını… Yeniden başlayabilmeyi de öğrenmeliyiz ve inanmalıyız “yeni bir şeyler görebilmek için her zaman bir aralığın var olduğuna”. 

İskender Savaşır’la başladık, Oruç Aruoba ile bitirelim. 

“Her ateş ısıtmaz. Ama, her ateş, sonunda, söner. Hiç sönmeyecek bir ateş de yakamazsın...”.

Şamil Saribaş

Not. Bu yazı Dalgın Sular'ın 13. sayısı için yazılmış ve ilk olarak orada yayınlanmıştır. Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.