Psikoterapist, Yazar Tuğçe Isıyel’le Aile, Aşk ve İlişkilere Dair Röportaj


3 dakika okundu
30 Aug
30Aug

Psikoterapist yazar Tuğçe Isıyel’le aile meselesini, aşkı, ilişkileri konuştuk. Isıyel, Polente Psikoloji’nin kurucusu. Yazarın ‘psikoterapi odasından ilişkilere ve edebiyata’ dair denemelerinden oluşan kitabı “Ya Hiç Karşılaşmasaydık”, bu yılbaşında Doğan Kitap’tan yayımlandı.

““Biz başka ihtimallere rağmen birbirimizin yanında olmayı seçiyoruz” diyebilmek bence büyük özgürlük. Bu bakış açısının aşkı beslediğine inanıyorum. Bir gün seçmeyebiliriz de, her şey olabilir. Ama seçebilir olduğumuzu bilmek ve her şeyin olabilirliğini cepte tutarak ilişkide kalabilmek gerçekten çok şifalı, çok dönüştürücü ve özgürleştirici” diyor.

Aile kavramı sanırım üzerinde rahatça konuşamadığımız tabularımızdan. İstanbul Sözleşmesi karşıtları da buradan güç alıyor, açıkça ‘biz kadını istediğimizde dövmek, istediğimizde köle gibi kullanmak istiyoruz’ diyemedikleri için ‘aile yıkılıyor’ yaygarası koparıyorlar. Sözleşmenin en mühim yanı kadınlara yönelik şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu ilk defa açıkça söylemesi. Aile içi şiddetten kadını kurtaracak pek çok yaptırımı var.

-  Öğretilen\dayatılan tanımları bir yana bırakırsak sizin aile tanımınız nedir? Yuva diyebilir miyiz aileye mesela? Neden?

Aile, bana hep bir kolaj çalışması gibi gelmiştir. Birbirinden ayrı parçaların oluşturduğu bir bütün. Herkesin kendi becerisini, yaralarını, tatminsizliklerini, doygunluklarını, geçmişten getirdiği yükleri, geleceğe ilişkin hayallerini iliklediği yer bir nevi. Dolayısıyla farklılıklara tahammül edebilme becerisinin çok önem kazandığı bir alandan bahsediyoruz. Eğer o beceri eksikse aile deliliklerin mayalandığı kocaman bir hapishaneye dönüşebiliyor.

Aile kavramının kurumsal tarafı, iktidarların, dinin aile üzerinde sürekli çene yarıştırması ve aile üzerinden kişileri tahakküm altına alması ve bunu yaparken de çeşitli vaatlerde bulunması aile kavramına dair iki taraflı bir illüzyon yaratıyor. Ya fazla idealize ediyoruz orayı ya da tamamen değersizleştiriyoruz. Bu iki uca kaymadan orada neler olabileceği üzerine hem kişisel hem de mesleki olarak sıkça düşünüyorum. Aileyi kolektif bir ilişki ağı olarak görmek, birliktelik ve bireysellik ihtiyacını gözetebilmek dolayısıyla hem güvenli bağlanmaya hem de bağımsızlık ihtiyacımıza cevap verecek bir yer haline getirmek aileden yuva olup olmayacağı sorusuna da cevap verebilir.

AİLE SAADETİ FANTEZİDEN İBARET!

- Neden aile kavramı kutsallaştırılıyor? Açıkça tartışılamıyor? Hep bir ‘yüce’, ‘iyi yan’ bulma çabası öne çıkıyor...


Açıkça tartışılamıyor çünkü yüzyıllardır yüksek sesle sürüp giden bir nakarat bu. Dokunulmazlığı var.  Bir şey çok fazla yüceltiliyorsa orada bir adım geri çekilip bakmalı üstünün kapatılması gereken bir şey mi var ortada diye. Son kitabımda da bu konuya değinmiştim. Kutsallık atfı, aile sistemini daha otoriter ve yıkılmaz kılmaya yarıyor. Kutsiyet atfettiğimiz kurumlar sahip oldukları iktidarı sorgulanmaz kılıyor, böylece baskıcı zihniyetin değirmenine su taşıyoruz. Toplumun bir alt çekirdeği olan ailenin kendi bütünlüğünü muhafaza etmesi, iktidarların da bütünlüğünü ve kişilerin erk sahibi yapılar karşısındaki itaatini sağlıyor. Bu bağlamda “aile saadeti”nin de çoğu zaman bir fanteziden ibaret olduğunu düşünüyorum. Ailenin kutsallığına(!) saadet yoluyla anlam katma çabası. Oysa ailelerin değil olsa olsa bireylerin saadeti olabilir. Ve evet, bu durum aile de dâhil tüm sistemleri etkiler.

- İstanbul Sözleşmesi’nin aile üzerinden tartışmaya açılmasına dair neler söylemek istersiniz? Asıl hedef ne burada?

Aileye kutsallık atfedilmesi kadının istismar edilmesini de meşrulaştırıyor. Bizde kol kırılır yen içinde kalır mantığı ne yazık ki çok yaygın. İstanbul Sözleşmesi bu oyunu bozuyor, şeffaflık getiriyor. Aile yapısına zarar veriyor diyorlar. Hangi aile yapısına? Bunu diyenlerin aileden anladığı nedir? Kadının köle gibi görüldüğü aile mi? Kokuşmuş cinsiyet rollerine hapsedilmiş aile mi? Şiddet bu toprakların en temel sorunu, fiziksel, psikolojik, cinsel, dini, kültürel, toplumsal şiddet. Bu sözleşme en temelde şiddetin önlenmesini, şiddete gösterilen gerekçelerin geçersizliğini, şiddeti önlemeye dönük devlet politikaları geliştirmeyi, şiddet görenlerin rehabilitasyonunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesini, şiddeti besleyen kaynakların durdurulmasını içeriyor.  Bunun karşısında nasıl durulabilir? İstanbul Sözleşmesi yaşatır, sadece kadını değil, umudu, güveni, dayanışmayı, sağlıklı bir aile yapısını da yaşatır.

Elbette bir adam bir kadının üzerine bu sözleşme var diye beton dökmekten vazgeçmeyecek. İstanbul Sözleşmesi çok hayati bir sözleşmedir ama tek başına yeterli de değildir. Kadının üzerine beton döken bir vandalizmi müstakil bir yerden alamayız, orada yine aileye, topluma, sisteme bakmak ve buraları ivedilikle rehabilite etme yöntemleri geliştirmek gerekiyor. Nasıl ki her ailenin bağlı olduğu aile hekimleri var, her ailenin destek alabileceği aile terapistleri de olmalı. Belli aralıklarla ailenin ayarlarına bakılmalı.

PANDEMİ TURNUSOL OLDU

- Bu pandemi sürecinde neler gözlemlediniz? Aile içi sorunlar daha da ağırlaştı mı yoksa çift olmak, aile olmak insanlara iyi mi geldi?

Her ikisi de… Ben pandemi sürecinin bir turnusol kağıdı etkisi gösterdiğini düşünüyorum.  Dışarıda ortak bir dert olmasının bazı ailelere iyi geldiğini gördüm. “Kötü” içeriden dışarıya atıldı, günah keçisi belliydi; Covid-19. Dış basıncın yükselmesi zaten yüksek olan iç basınca dengeleyici bir etki yaptı.

Eğer ilişkiler temeli zayıf bir şekilde kurulduysa pandeminin getirdiği belirsizliği, kaygıyı, evlerde dip dibe olma halini o temeli zayıf ilişkiler kaldıramadı. Dış dünyayla bağlantı kesilince kapalı kalmanın yarattığı basınç içeride çürümeye neden oldu.

Ancak kişiler bu süreci hem kendilerine, hem birbirlerine hem de dünyaya bir yeniden bakma deneyimi olarak yaşadılarsa, bu yaşantıyı dayanışmayla, hem kendini hem de ötekini anlama çabasıyla harmanladılarsa, hem kendilerinin hem ötekinin bireysel alanlarına özen gösterdilerse sonuç eminim ki onlar için çok daha anlamlı olacaktır.


AŞK BİZİ İNSAN YAPIYOR 

- Aşkı sormak istiyorum bu kez. Nedir sizce aşk? Niye hasta ediyor?

Hormonal, biyolojik kısmına girmezsem aşk ötekiyle bütünleşme arzusuna denk düşen bir şey gibi geliyor bana. Öteki üzerinden bir tamamlanma arzusu sanki. Bu açıdan aşkın bir illüzyon tarafı olduğu kesin. “Niye hasta ediyor” sorusu her ne kadar aşkı nasıl gördüğünüze, nasıl kullandığınıza göre değişse de ben aşkın da evreleri olduğunu düşünüyorum. Ve o evreler bazı kayıp ve kazanımlarla birlikte geliyor. Fakat en nihayetinde aşk, kontrolün sizden çıkması demek. Aşk, sizi illa ki dönüştürür fakat nasıl dönüştüreceğini bilemezsiniz, aşkın nasıl dönüşeceğini de bilemezsiniz. Alın size kriz! Bu belirsizlikle nasıl baş edeceğiniz de aşkın dolayısıyla ilişkinin akıbetini belirler. İlişkileri bir kafesleme ve kafeslenme biçimi olarak gördüğünüzde de kaygılarınız alır başını gider. Eğer bir yerden dışarı çıkabilme özgürlüğünüz varsa orada rahat edersiniz, sonsuza dek kilitli kaldığınızı düşündüğünüzde değil. Eğer ikinci hisse sahipseniz artık ölümle el elesiniz demektir ve bu gerçekten katlanılması çok güç bir durum.

İŞİN İÇİNDE ZAAFLAR DA VAR

- Yakın bir arkadaşım, ‘bu saatten sonra aşık olsam oturup sakince geçmesini beklerim’ demişti ama bir yıl oldu hâlâ aşık... Geçmesi için yapabileceğimiz bir şey var mı beklemekten başka?

Gülümsettiniz beni. Niye geçmesini bekliyoruz, yaşasak ya! Korkmadan, gürül gürül. Demesi kolay gerçi. Aşkın içindeyken ya da şöyle söyleyeyim aşktan beslenen sahici bir ilişki deneyiminin içindeyken eğer gerçekten o ilişkiyle bağ kurduysanız ruhsallığınızda bin bir türlü şey tetikleniyor. İşte acısıyla tatlısıyla o tetiklenmeler, kendimizle de temas kurmamızı sağlıyor, bizi insan yapıyor, hayatı başka yerden okumayı da sağlıyor. Bence bu çok tekâmül ettirici bir şey. Bundan kaçılır mı yahu!

Bir de tabii bu “aşk” meselesi çok değişkenli bir konu. Kişilik özelliklerimiz elbette tüm seçimlerimizi etkilediği gibi ilişki seçimlerimizi de etkiliyor. Ailemizden miras aldığımız özellikler, karşılanan ve karşılanmayan ihtiyaçlarımız, ideallerimiz, zaaflarımız, bilinçdışı süreçlerimiz ilişki seçimlerimizde hep etkisi olan şeyler. Ancak bence her dönemin ihtiyaçları, öncelikleri de birbirinden farklı. İnsan sürekli değişen bir varlık olduğu için aşkı yaşama biçimi de aynı kalmıyor. Hayatınızın o evresinde yaşadığınız aşk hasta ediyor, bu evresinde yaşadığınız aşk iyileştiriyor. Mesele her ne oluyorsa onları ruhsallığımızda işleyebilmek. Deneyimin biricikliğini yaşayabilmek.

DAYATMA VARSA GEÇMİŞ OLSUN!

- Flört şiddeti nelere yol açıyor?  Neyi aşk sanıyoruz bu anlamda? İlk alarmlar neler mesela?

Aşkın bir iktidar aracı olarak kullanılması çok fena. İlk alarm ötekini ısrarla, şiddetle değiştirme çabası bence. Burada yanlış anlaşılmak istemem, herkes ilişkide değişir ve bir ölçüde ötekini de değiştirir. Benim bahsettiğim ötekinde daha yapısal bir değişiklik yapma arzusu. Bunun nüvelerini görüyorsanız orada dikkatli olmak lazım. Ben ve öteki sınırları bir ilişkide silikleşmeye başladıysa geçmiş olsun. Kişi, bir diğerini uzantısı gibi görmeye başladıysa onun bireyselliğini tanımıyorsa, toplumsal cinsiyet kalıpları içinde deviniyorsa, ötekinin ihtiyaçlarını yok sayıyorsa ve sadece kendi ihtiyaçlarını dayatıyorsa geçmiş olsun. İlişkiniz hasar görmeye çoktan başlamış demektir. Evet bazen anlayamayabiliyoruz; çünkü değişir zannediyoruz, çok âşık ondan böyle yapıyor diyoruz, “ben onu iyileştiririm, onun kurtarıcısı olurum” diyoruz, yalnız kalmaktansa katlanırım diyoruz. Ve bunları diye diye ilişki dinamiğini hasarlı bir şekilde oluşturmuş oluyoruz. Sonra da epey hırpalanıyoruz.

EVLİLİĞE GİDERKEN AŞKI DÖNÜŞTÜRMEK ÖNEMLİ

- Evliliğe giderken çiftler birbirlerinde hangi temel konulara dikkat etmeli?

Kadın/erkek fark etmez kimse hayatını bir başkası üzerinden tanımlamamalı, tüm ruhsal besinini o ilişkiden almaya kalkmamalı. Birliktelik çok güzel ancak benliğinizi, bireyselliğinizi muhafaza edebildiğiniz ölçüde... Birbirinin hayatına dâhil olmakla ve müdahil olmayı karıştırmamak gerekiyor, bağlanmakla bağımlılığı da… O yüzden tek başına kalabilme kapasitemiz gelişsin ki sağlıklı birliktelikler kurabilelim. Yani önce kendimize yetelim ki ilişkiyi de doyuralım. İlişkilerde iki yarımdan bir tam olmaz, iki tamdan bir ilişki olur.

-Ya zamanın ruhu...

Çağın hızı elbette ilişkilere de yansıyor. Birileri fobik derecesinde korkuyor bağ kurmaktan, bağlanmaktan… Bunu bağımlılık gibi algılayıp başka ilişki ihtimallerini kaybedeceğini sanıyor, biriyle durursa başka şeyleri kaçıracakmış gibi. Takılmak istiyor, gelişine yaşamak, çiftleşmek ama çift olmamak. Bu korku ilişkide derinleşmeye büyük bir engel teşkil ediyor dolayısıyla dönüşmeye de... Belki de kişi derinleşme sıkıntısı yaşadığı için bağ değil bağlantı kuracağı ilişkileri tercih ediyor. Önce bir derinleş bakalım, ilişkinin seni dönüştürmesine izin ver, ondan sonrası nasıl olacak. Bence evliliğe giderken aşkı; sevgiye, güvenli bir bağlılığa evirtebilmek çok önemli. Evlilik öncesinde bir insanın dört mevsimini görebilmek, o dört mevsimi yaşarken bizde neler olduğunu anlayabilmek gerekli. İnsan kendisini tanıdıkça ötekini de tanıyor, ne isteyip ne istemediğini de daha iyi kavrıyor ve doyumlu ilişkiler yaşayabiliyor. Kendimize ve ötekine dair merak duygumuzu her daim diri tutmalı, bu ilişkiyi de diri tutacak bir güç.

EVLİLİĞİ KURTARMAK DİYE BİR ŞEY YOK!

- Son olarak iyi giden ilişkiler evlilikte neden kötü oluyor? Evlilik şart mı? Ya da şöyle sorayım kimler evliliği yürütebilir kimler evlenmemeli?

Hiçbir şey şart değil. Evliliğe büyük beklentiler atfedilirse her şeyde olduğu gibi bunda da hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. Kimler evlenmeli, kimler evlenmemeli bilmiyorum. Ancak biliyorum ki bir çift ilişkisine heybemizde birçok şeyle geliyoruz. Mükemmel bir ilişki yok, önce bunu kabullenmek lazım. Sonra da partnerimizle, eşimizle her konuda anlaşamayacağımız noktasında anlaşmamız lazım. O imzayı çok anlamlı bulduğunuzda işin rengi değişiyor, spontanlığınız kayboluyor. Evliliği özgürlüğün bir sonu gibi de algılamamalı, peri masalının başlangıcı gibi de… Öyle bir ilişki dinamiği yaratılmalı ki gerektiği zaman içinden çıkılabilecek bir evlilik kurgusu olsun. Bu şu demek; bir şey başladığı için devam etmek zorunda değil; ilişkiler de dönüşür, kişiler de ve buna alan tanıyacak bir olgunluk seviyesi çok önemli. Ayrılabilmek, boşanabilmek epey beceri isteyen konular. Çift terapisi bu yüzden var. Bence evliliği kurtarmak diye bir şey söz konusu değil. Çünkü evlilik kurtarılması gereken, aile de korunması gereken bir şey değil. Önemli olan ilişkiyi kurtarmaktır. İlişkinin aksayan taraflarına bakmak, ilişkinin dengesini yeniden oluşturabilmektir. İlişkinin kurtarılamayacağı noktada ise bireyleri sağlıklı bir biçimde ilişkiden kurtarabilmektir.

HUZURLU BİR YUVA İÇİN:

Yukarıda da belirttiğim gibi aile saadetinden ziyade bireylerin saadetine inanıyorum. İlişki dediğimiz bireylerden oluşuyor sonuçta. Önce kendi içsel yuvamızı kuralım sonra çift ilişkisi sonra aile inşa edeceksek edelim. Aileyi ilişkiler bütünü olarak ele alırsak onu huzurlu ve işlevsel kılan şey beklentileri, ihtiyaçları konuşabilmek. Ötekini içtenlikle dinleyebilmek, anlamak-anlaşılmak gibi geliyor bana. Güç mücadelesi tuzağına düşmemek ama güç dengesini kurabilmek de bir diğer mühim konu. İlişkinin beslenme kaynaklarını iyi tayin edebilmek, bağışıklığını güçlü tutabilmek gerekiyor, zayıf noktaları kollamak ve onları güçlendirmeye çalışmak. Saygı bu işin ilk koşulu, ötekinin varoluşuna duyulan saygı, kendimize duyduğumuz saygı. Ne yazık ki ilk yitip giden şey saygı oluyor, gerisi de çorap söküğü gibi geliyor.

Not: Bu röportaj 29 Ağustos 2020 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde şu linkte (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/psikoterapist-tugce-isiyel-aile-bir-kolaj-calismasidir-1761923)  yayınlanmış ve sayfamıza oradan aktarılmıştır.

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.